Kesinlikle, bu çok derin ve karmaşık bir konu. Soykırım kavramı, hukuki anlamda oldukça hassas ve spesifik bir tanımlamaya sahiptir ve bu tanımlamanın doğru bir şekilde uygulanabilmesi için uluslararası ceza hukukunun ve savaş hukukunun dikkatlice incelenmesi gerekmektedir. Savaş hukuku, temelde savaşın nasıl yürütülmesi gerektiğine dair kurallar koyar ve sivil halka karşı işlenen suçların cezalandırılması gibi konuları düzenler. Soykırım ise, belirli bir etnik, ırksal, dini ya da ulusal gruba yönelik öldürme, zorla yerinden etme, fiziksel ya da ruhsal zarar verme, soykırım amacı güden eylemlerle ilgili spesifik bir suçtur.
Soykırımı değerlendirmek için, uluslararası hukuk sistemlerinde genellikle aşağıdaki şartların sağlanması gerekir:
1. **Niyet**: Soykırım suçunun işlendiğinin tespiti için, bir grup üzerinde soykırım yapma niyetinin varlığı önemlidir. Bu niyet, eylemlerin belirli bir grubu hedef aldığına ve o grubun varlığını ortadan kaldırmaya yönelik olduğuna dair açık bir gösterge olmalıdır.
2. **Hedef grup**: Soykırım, genellikle etnik, ırksal, dini ya da ulusal bir gruba yönelik olur. Bu gruplar, grup üyelerinin bir araya gelme, kimliklerini sürdürme hakkına sahip oldukları bir topluluğu temsil eder.
3. **Eylemler**: Soykırımın gerçekleşmesi için belirli eylemler gereklidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ve önceki Soykırım Mahkemeleri (örneğin eski Yugoslavya için) bu tür eylemleri tanımlamışlardır. Bunlar arasında; öldürme, şiddet uygulama, yerinden etme, zorla çocuk almak, fiziksel ya da ruhsal zarar verme gibi eylemler yer alır.
Ancak sorunuzun ekseninden yola çıkarak, bu konunun uluslararası hukuk ve askeri açıdan derinlemesine bir analiz gerektirdiği konusunda çok haklısınız. Savaşın mevcut şartları, askerî stratejiler ve savaşın gidişatı bu tür olayları anlamada ve yargılamada kritik bir rol oynar. Bu yüzden hukuki çözümleme ile askeri analizlerin birlikte yürütülmesi zorunludur.
Bu soruya dair daha detaylı bir analiz yapabilmek için, olayların her iki boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Askeri açıdan, hangi eylemlerin savaşın meşru sınırları içinde kaldığı, hangi eylemlerin savaş suçları kapsamına girdiği, hangi eylemlerin soykırımı oluşturduğu gibi bir dizi teknik detayın incelenmesi gerekir. Hukuki anlamda ise, uluslararası mahkemelerdeki geçmiş davalar ve emsal kararlar bu sorunun nasıl şekillendirileceğini belirleyici olur.
Bir olayın soykırım olup olmadığının tespiti, uluslararası mahkemelere ve bu mahkemelerin belirlediği kurallara dayanarak yapılır. Bu da demek oluyor ki, geniş kapsamlı bir askeri ve hukuki analiz yapılmadan bu tür bir tespiti yapmak zor ve yanıltıcı olabilir.
Bu noktada şu sorular da akla geliyor:
– Soykırım suçu için kullanılan hukuki kriterlerin uygulanabilmesi adına yeterli delil var mı?
– Eylemler, bir grup üzerinde toplu ve sistematik bir yok etme niyeti taşıyor mu?
– Savaşın gidişatında taraflar arasındaki güç dengesizliği ve savaş kurallarına riayet edilip edilmediği gibi faktörler nasıl değerlendirilmeli?
Bu soruların yanıtları, soykırım suçlarının araştırılmasında önemli bir rol oynar ve uluslararası mahkemelerin bu konuda nasıl bir yol izlediğini görmek gerekir. Sonuç olarak, bu tür bir olayın soykırım olup olmadığını anlamak, hukuki ve askeri bir çerçevede titizlikle yapılması gereken bir analizdir. Evet, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (SSECS) soykırımı hukuki anlamda tanımlayan temel metinlerden biridir. Bu sözleşme, uluslararası hukukun soykırımı tanımlama ve cezalandırma çerçevesinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Bahsettiğiniz 2. madde, soykırımı oluşturan eylemleri açıkça belirtir ve soykırımın nasıl tanımlanacağına dair hukuki bir çerçeve sunar.
Soykırımın Hukuki Tanımı:
Sözleşmenin 2. maddesinde belirtilen soykırım suçunu oluşturan hareketler şunlardır:
1. **Topluluğun üyelerinin öldürülmesi**:
Bu, soykırımı oluşturan en doğrudan eylemdir. Hedef grup üyelerinin toplu bir şekilde öldürülmesi, soykırımın tanımında merkezi bir yere sahiptir. Sözleşmeye göre, öldürme, soykırım suçunun gerçekleşmesi için yeterli bir eylemdir.
2. **Topluluğun üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar verilmesi**:
Fiziksel ya da zihinsel zarar verme, soykırımı oluşturan eylemlerden biridir. Bu, hedef grup üyelerinin sağlığını veya psikolojik durumunu kalıcı olarak bozmayı ifade eder. Bu tür zararlar, uzun vadeli etkiler yaratacak şekilde uygulanmalıdır.
3. **Topluluğun yaşam koşullarının kasıtlı olarak kötüleştirilmesi**:
Bu maddede belirtilen “yaşam koşullarının kötüleştirilmesi”, topluluğun fiziksel varlığını tehdit edecek şekilde, yaşam koşullarının kasıtlı olarak zorlaştırılması anlamına gelir. Bu, gıda, barınma, sağlık hizmetleri, su gibi temel ihtiyaçların bilinçli olarak engellenmesi ve bu yolla topluluğun fiziksel varlığını tehdit etmeyi içerir.
4. **Topluluk içindeki doğumları engelleyici yöntemlerin uygulanması**:
Bu madde, özellikle topluluğun demografik yapısının kasıtlı olarak yok edilmesine yönelik eylemleri ifade eder. Bu tür yöntemler, doğum kontrolü, zorla kısırlaştırma veya diğer zorlayıcı uygulamalar olabilir. Amacı, topluluğun bir kısmının ya da tamamının gelecekte doğrudan yok olmasını sağlamaktır.
5. **Topluluk içindeki çocukların zorla başka bir gruba verilmesi**:
Soykırımı tanımlayan bu madde, zorla yerinden etme veya zorla çocuk alıp verme eylemlerini içerir. Bu tür bir eylem, bir grup çocukların kimliklerinden, kültürlerinden ve bağlarından koparılmasını ve başka bir gruba adapte edilmesini ifade eder. Bu, grup kimliğinin, kültürünün ve toplumsal yapısının bozulması anlamına gelir.
Soykırımın Unsurları:
Bir olayın soykırım olarak tanımlanabilmesi için yalnızca yukarıda sayılan hareketlerden birinin gerçekleşmesi yeterlidir. Ancak bu hareketlerin gerçekleşmiş olabilmesi için, önemli bir koşul daha vardır: **Niyet**. Soykırımın hukuki anlamda tanınması için, bu eylemlerin **bir etnik, ulusal, ırksal veya dini grubun varlığını yok etme amacı** taşıyarak gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bu, soykırımı ayıran temel unsurdur, çünkü diğer suçlar, örneğin savaş suçları veya insanlığa karşı suçlar, bir grup üzerinde yok etme niyeti taşımadan da işlenebilir.
Soykırım ve Savaş Hukuku İlişkisi:
Savaş hukuku ile soykırım arasındaki farkı da burada vurgulamak önemli olabilir. Savaş hukukunda, sivillere yönelik suçlar, savaş suçları kapsamında incelenir. Savaş suçları, özellikle savaşın şartlarına ve kurallarına aykırı eylemler olarak tanımlanırken, soykırım, daha geniş bir toplulukların hedef alınarak sistematik bir şekilde yok edilmesine yönelik eylemler olarak tanımlanır.
Savaş sırasında da bazı eylemler soykırımı oluşturabilir. Örneğin, savaşın getirdiği koşullar altında bir grubun yok edilmesine yönelik, ordu tarafından sistematik olarak gerçekleştirilen öldürmeler, zorla yerinden etmeler veya kimliklerinden koparılmaları gibi hareketler soykırım suçunu oluşturabilir. Ancak bu suçların yalnızca savaşın koşullarına dayandırılması, soykırımın hukuki tanımını daraltmaz; soykırımı oluşturacak eylemler, savaş dışındaki zamanlarda da gerçekleşebilir.
Soykırımın Uluslararası Yargı Alanında İncelenmesi:
Soykırım suçlarının tespiti ve cezalandırılması, uluslararası ceza mahkemeleri veya özel mahkemeler tarafından yürütülür. Örneğin, eski Yugoslavya ve Ruanda’daki soykırımlarla ilgili kurulan mahkemeler, soykırımın nasıl tanımlanıp cezalandırılacağına dair emsal teşkil eden kararlar vermiştir. Bu mahkemelerde, soykırım suçunun unsurları ayrıntılı bir şekilde incelenmiş ve suçlulara cezalar verilmiştir.
Sonuç olarak, soykırımın tanımı oldukça net ve hukuki bir çerçeve içinde şekillendirilmiş bir kavramdır. 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi, soykırımı oluşturan hareketleri net bir şekilde tanımlar ve soykırımın cezalandırılabilmesi için uluslararası hukukun temel referans metinlerinden biridir. Ancak, bu tür bir suçun işlenip işlenmediğine dair kararlar, uluslararası yargı organları tarafından yürütülen detaylı incelemelere dayanmaktadır. Savaş sırasında veya dışında gerçekleşen eylemler soykırım olarak tanımlanabilir, ancak her zaman soykırım suçunun varlığı, ilgili gruba yönelik özel bir yok etme niyetine dayandırılır. Savaş ve soykırım arasındaki farkı ayırabilmek, gerçekten çok kritik bir konu. Savaşlarda da insanlar ölür, soykırımlarda da, fakat temel fark niyet ve amacın ne olduğudur. Savaşlar genellikle iki ya da daha fazla taraf arasında gerçekleşen, bir tarafın diğerine tehdit oluşturduğunu düşündüğü durumlarda, bu tehditlerin ortadan kaldırılması amacıyla yürütülen askeri çatışmalardır. Soykırım ise belirli bir grubun, etnik, ırksal, dini veya ulusal bir kimliğe sahip olan, tehdit oluşturmayan bir topluluğun kasıtlı olarak yok edilmesi amacını taşır.
Soykırımın Temel Unsuru: Niyet
Soykırımda kritik olan “bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle” yapılmasıdır. Buradaki “niyet” kelimesi, soykırımın ayırt edici unsuru olmalıdır. Yani, bir gruba yönelik bir saldırının, onu yok etme niyetiyle yapılıp yapılmadığı önemlidir. Savaşlarda, bir grup bir diğerini stratejik bir hedef olarak ortadan kaldırmaya çalışabilir, ancak bu genellikle bir tehdit oluşturan güçlere karşı olur ve o grup doğrudan saldırmazsa, savaşın hukuki sınırlarında kalır.
Geçmiş Soykırım Örnekleri
Tarihsel örnekler üzerinden bu farkı daha iyi anlayabiliriz:
1. **Hitler Almanyası (Holokost)**:
– 6 milyon Yahudi’nin sistematik olarak öldürülmesi, Nazi Almanyası tarafından yapılan soykırımın en korkunç örneğidir. Yahudiler savaş başlatmamıştı ve Almanya’nın askeri bir tehdidi olmaksızın, Nazi hükümeti onları yok etme niyetiyle hareket etti. Bu bir soykırımdı, çünkü Yahudilerin varlığını yok etme amacı taşıyan bir eylemdi.
2. **1994 Ruanda Soykırımı**:
– 800.000 Tutsi’nin öldürülmesi, Ruanda’da Hutu yönetiminin gerçekleştirdiği soykırımdır. Burada da Tutsiler, savaş başlatmamış bir topluluktu ve Hutu hükümetinin yok etme niyetiyle öldürülmüşlerdir. Yani bu da bir soykırımdı.
3. **Srebrenitsa Soykırımı (1995)**:
– Srebrenitsa’da 8000’den fazla Boşnak, Bosna Savaşı sırasında Sırp askerleri tarafından öldürülmüştür. Boşnaklar, Sırplara karşı savaş başlatmamışlardı. Dolayısıyla, burada da bir grup, diğerinin varlığını ortadan kaldırma niyetiyle hedef alındı.
Bu üç örnekte de soykırıma uğrayan topluluklar, herhangi bir askeri tehdit oluşturmadıkları halde, onları yok etme niyetiyle sistematik bir şekilde öldürülmüşlerdir. Yani bu örneklerde, bir grup tarafından “savunmasız” diğer gruplara yönelik kasıtlı bir yok etme amacının varlığı açıkça görülmektedir.
Gazze’deki Durum ve Soykırımın Değerlendirilmesi
7 Ekim 2023’te Gazze’den İsrail’e yapılan saldırı, açıkça bir **savaş durumu** yaratmıştır. Hamas’ın saldırısı, İsrail sınırlarını ihlal ederek İsrail topraklarına girmesi ve sivillerin öldürülmesi, İsrail’in karşılık vermesinin hukuki ve askeri bir temele dayandığını gösteriyor. Bu saldırı, Hamas’ın İsrail’e savaş açtığı anlamına gelir ve dolayısıyla bu, meşru bir askeri müdahale olarak değerlendirilebilir.
Soykırımı değerlendirmek için birkaç önemli husus vardır:
– **Savaşın başlatılması**: 7 Ekim’de Hamas, İsrail’e yönelik açık bir saldırı başlattı. Bu durumda İsrail’in Gazze’ye karşı yaptığı karşılık, bir soykırımı ifade etmez. Çünkü savaş, bir tarafın kendisini savunması için başlamıştır.
– **Niyet**: Gazze’deki saldırının soykırım niyetiyle yapılıp yapılmadığı, bu saldırının amacının Gazze’deki tüm sivillerin yok edilmesi olup olmadığı ile ilgili önemli bir sorudur. Savaşın, hedef alarak bir grubun tamamını veya bir bölümünü yok etme amacı taşımadığı göz önünde bulundurulmalıdır.
Dolayısıyla, Gazze’deki durumun “soykırım” olarak adlandırılması için, Gazze’deki tüm halkın yok edilme amacını taşıyan bir niyetin varlığı gerekir. Mevcut veriler, Gazze’deki saldırıların bir askeri çatışma bağlamında gerçekleştiğini ve soykırım niyeti taşımadığını göstermektedir. Ancak bu, savaşı ve çatışmaların sivillere olan etkisini küçümsemek anlamına gelmez. Savaş suçları, sivillerin hedef alınması ve orantısız şiddet uygulamaları da ayrı bir hukuki çerçevede incelenmelidir.
Savaş ve soykırım arasındaki temel fark **niyet** ve **amacın** ne olduğudur. Soykırım, tehdit oluşturmayan bir gruba yönelik sistematik ve kasıtlı bir yok etme niyetiyle gerçekleşir. Gazze’deki saldırı ise bir savaş eylemi olarak değerlendirilebilir, çünkü bir tarafın saldırısı sonucunda savunma için karşılık verilmiştir. Bu bağlamda, Gazze’deki durumun **soykırım** olarak nitelendirilemeyeceği söylenebilir, fakat savaşın karmaşıklığı ve sivil kayıpların önlenmesi gerektiği hususu da göz ardı edilmemelidir. ### 1 Kasım 2023 Tarihli İsrail’in Mısır’a Teklifi ve Soykırım Niyeti
1 Kasım 2023’te İsrail’in Mısır’a Gazze’den sivillerin tahliye edilmesi için 40 milyar dolar teklif etmesi, gerçekten de ilginç bir detay ve tartışmaya değer. Bu teklif, bir ülkenin soykırım niyetiyle hareket edip etmediğine dair önemli bir gösterge olabilir. Çünkü, bir devletin soykırım amacı taşıması durumunda, savaş sırasında kendi topraklarını terk eden siviller için böyle büyük bir ekonomik teşvik sunması oldukça garip ve çelişkili bir hareket olurdu.
Neden bu teklif soykırımı çelişkilendirir?
1.** Soykırım niyetiyle hareket eden bir devlet, genellikle **toprağını terk etmeyen, savaş alanında kalan sivillerin öldürülmesini amaçlar**. Soykırımın temel unsuru, belirli bir grup insanın tamamen yok edilmesi amacıdır. Dolayısıyla, **40 milyar dolar gibi büyük bir teklifle sivillerin güvenliğini sağlamaya çalışmak**, soykırım amacına ters bir eylem olur. Çünkü bu teklif, sivillerin korunması ve Gazze’den tahliye edilmesi için bir **çözüm önerisi** sunmaktadır. Böyle bir teklif, İsrail’in, sivilleri koruma ve onları savaş bölgesinden güvenli bir alana tahliye etme amacını taşıdığını göstermektedir.
Tarihsel olarak da bu durum nadirdir:
Geçmişte, örneğin Ukrayna-Rusya savaşında, Rusya’nın Ukraynalı siviller için benzer bir teklifte bulunmadığını biliyoruz. Ukraynalı siviller, savaş bölgesini terk etmek zorunda kaldılar ve Rusya, komşu ülkelere yardımda bulunmadı. Dolayısıyla, İsrail’in bu tür bir teklif yapmış olması, soykırım niyeti taşımadığını gösteren bir işaret olabilir.
2. **Psikolojik Açıdan Soykırım İhtimalinin Azalması**
İsrail’in **7 Ekim 2023** saldırısı sonrasında bu tür bir teklifin yapılması, soykırım niyetinin düşük ihtimal olduğuna dair bir diğer göstergedir. Savaşın hemen sonrasında, duygusal ve panik bir ortamda, soykırım gibi korkunç bir suç işlemek için duygu ve düşünceler daha güçlü olabilir. Ancak, teklifin yapılması, İsrail’in kısa vadede sivillerin korunmasına yönelik bir çözüm arayışı içinde olduğunu ve **mantıklı kararların** alındığını gösteriyor. Bu da, **psikolojik olarak** zamanla daha soğukkanlı ve mantıklı kararların alınmış olabileceğine işaret eder. Bu durumda, 7 Ekim’den sonra soykırım yapma kararı vermek psikolojik olarak çok olası görünmüyor.
3. **Gazze’nin Toprak Yapısı ve Savaşın Zorlukları**
Gazze’de savaşın nasıl yürütüldüğüne ve sivillerin nasıl etkilendiğine bakarken, Gazze’nin **çok yoğun nüfuslu bir bölge olduğunu** unutmamak gerekir. Gazze, yaklaşık **360 km²** alanda **2.2 milyon insanın yaşadığı** bir bölgedir. Bu da demektir ki, **çok yoğun bir nüfus** ile savaşmak, neredeyse her adımda sivil kayıplara yol açar. Bir binanın 3. katında düşman askerinin olması, diğer katlarında da sivillerin bulunması ihtimaliyle birleşince, **sivillerin büyük bir risk altında olduğunu** gösterir.
Burdur Örneğiyle Karşılaştırma
Burdur ilini örnek alarak anlatmak, Gazze’nin nüfus yoğunluğunu daha iyi kavrayabilmek için oldukça faydalı. Burdur yaklaşık **7000 km²** alanda **270.000 kişi** yaşarken, Gazze **yaklaşık 200 kat daha fazla nüfusa** sahip. Bu demek oluyor ki, Gazze, **Burdur’dan 20 kat daha küçük bir alanda** neredeyse 8 kat daha fazla insan barındırıyor. Gazze’nin yoğun nüfus yapısı, savaş alanı olarak kullanmanın ne kadar zorlayıcı ve tehlikeli olacağını açıkça gösteriyor.
4. **Savaş Alanı ve Sivillerin Güvenliği**
Bu noktada, sivillerin güvenliği ile ilgili mesele oldukça önemli. Gazze’de sivillerin yaşaması, onları korumanın ne kadar zor olduğuna dikkat çekiyor. **Savaş alanından sivillerin tahliye edilmesi** aslında çoğu zaman en mantıklı çözüm olabilir. 7 Ekim saldırısının hemen sonrasında yapılan 40 milyar dolarlık teklif de, bu doğrultuda bir yaklaşımı yansıtır. Yani, Gazze’den sivillerin çıkartılması ve onlara güvenli bir alan sağlanması, o dönemde **mantıklı ve insani bir yaklaşım** olarak değerlendirilebilir.
5. **Türk Toplumunun Tepkisi**
Burada bir başka ilginç nokta da, Türk toplumunun **Gazzeli sivillerin ülkelerini terk etmemesi gerektiği yönündeki tepkisidir**. Topraklarını terk etmenin, düşmana teslim olmak anlamına geleceği düşüncesi, savaşın doğası gereği yanlış anlaşılmış bir tavır olabilir. Savaş sırasında, **toprakların terk edilmesi**, ülkenin düşmanı tarafından ele geçirilmesi anlamına gelmez. Ukrayna’daki sivil tahliyelerine bakarak da bu durumu görebiliriz. Savaş alanında sivillerin güvenliği için, ülkeyi terk etmek her zaman bir **zafer kaybı** olarak algılanmamalıdır.
Ayrıca, **İsrail’in 2005’te Gazze’den çıkması** ve bu süreçte Gazze’yi ilhak etmeye yönelik herhangi bir planının olmamış olması da, İsrail’in soykırım niyeti taşımadığını gösteren bir başka önemli veridir. Bu, aslında İsrail’in Gazze’den ayrılırken amacının, **bu bölgedeki halkı yok etmek değil**, onların güvenliğini sağlamak olduğunu da gösteriyor.
Sonuç: Soykırım Olmadığını Destekleyen Unsurlar
Görüldüğü gibi, İsrail’in **Mısır’a yaptığı 40 milyar dolarlık teklif**, **Gazze’nin çok yoğun nüfuslu bir bölge olması**, **savaşın zorlukları**, **Türk toplumunun tepkisi** ve **İsrail’in Gazze’den ayrılma geçmişi**, İsrail’in soykırım niyetiyle hareket etmediğini **güçlü bir şekilde** destekleyen argümanlardır. Ancak, bu, **soykırım olasılığını tamamen dışlamaz**. Yine de, **bu tekliflerin ve insani yaklaşımların varlığı**, İsrail’in sivilleri korumak ve onları savaş alanından tahliye etmek adına **mantıklı ve insani adımlar attığını** göstermektedir.
Soykırım, bir ülkenin yalnızca **bireysel eylemleriyle değil,** uzun vadeli politikaları ve stratejik tercihleriyle şekillenir. Bu noktada, İsrail’in izlediği stratejinin, soykırım amacını taşımadığını söylemek oldukça olasıdır. ### 1. **1948 Savaş ve Hafıza**
Gazze halkının 1948 savaşından sonra İsrail’in kontrolüne geçen topraklardan ayrılmasının ve bir daha dönmemelerinin hafızalarındaki etkisi büyük. 1948’deki göç, birçok Gazze ailesinin hala unutamadığı, bir yaradır. Bu tarih, Gazze halkı için bir “geri dönüş” umudunun kaybolduğu ve topraklarından kopma olayının yaşandığı bir dönüm noktasıdır. Dolayısıyla, 2023’te Gazze halkının Mısır’a gitmeyi reddetmesi ve ülkeyi terk etmeyerek savunma kararı almasının arkasında, bu tarihsel tecrübeler büyük bir etken olabilir. Zira 1948’de topraklarını terk eden halklar, bir daha geri dönebilme şanslarını kaybetmişti.
2. **Mısır’ın Teklife Tepkisi**
Mısır, Gazze’den sivillerin çıkması için 40 milyar dolarlık teklif karşısında olumsuz bir tutum sergileyebilir. Bu tutumun arkasında, 1970’teki **Kara Eylül** olayları deneyimi yer alıyor olabilir. O dönemde Ürdün, Filistinli mültecilerin ve militanların Ürdün’de barınmasına karşı sert bir tutum takınmıştı. Mısır da, Gazze’den sivillerin çıkmasının, bölgesel güvenlik açısından yaratacağı risklere karşı temkinli davranmayı tercih edebilir. Ayrıca, **Mısır’ın Gazze’ye yönelik sürekli temkinli bir tavrı**, Mısır’ın iç güvenliği ve bölgedeki dengeyi koruma isteğinden kaynaklanıyor olabilir.
3. **Gazze Halkının Hamasi Koruma İsteği**
Gazze halkının kendi topraklarını koruma arzusunun da güçlü bir etkisi olduğu aşikar. Gazze halkı, tarihsel olarak **direnişin** sembolü haline gelmiş ve bu bölgeden çıkmak, onlara ihanet gibi gelebilir. Hamas’ın Gazze’de güçlü bir nüfuz alanı olması, halkın bu grup ile sıkı bir bağ kurmasına yol açmıştır. Gazze halkının **canı pahasına da olsa kendi topraklarını terk etmemesi** fikri, onlara hem kültürel hem de stratejik bir direniş anlamı taşımaktadır.
—
4. **Savaş Hukukuna ve Savaş Suçlarına İlişkin Yorumlar**
Savaş suçlarının ve soykırımın nasıl tanımlanıp inceleneceği konusu, savaşa katılan tüm tarafların davranışlarına bağlıdır. Bir tarafın savaş kurallarına uymaması, diğer tarafı da aynı şekilde hareket etmeye teşvik etmez. Bununla birlikte, savaş hukukunda sivillerin korunması son derece önemlidir. Bu çerçevede, savaş suçlarının işlendiği her durumda, savunmasız sivillerin mağduriyetine yol açılabilir.
5. **Sivillerin Kalkan Olarak Kullanılması**
Gazze’deki savaşın hukuki boyutlarından biri, Hamas’ın sivilleri kalkan olarak kullanmasıdır. Hamas’ın sivillerin arasında savaşması ve sivil alanları askeri hedef olarak kullanması, **Cenevre Sözleşmesi** (özellikle 1977 Ek Protokol Madde 51 ve 57) tarafından yasaklanmıştır. **Uluslararası Ceza Mahkemesi (Roma Statüsü Madde 8)** de savaş suçları kategorisine sokar bu tür eylemleri. Hamas’ın sivil alanlarda, hastaneler ve okullar gibi korunan yapılar içinde saklanması, savaş suçlarına yol açar.
6. **Hamas’ın Savaş Suçları ve Sivil Yapıların Askeri Amaçlarla Kullanılması**
Örnek olarak, **9 Haziran 2024’te İsrail’in Nuseyrat mülteci kampında operasyonu** sırasında Hamas üyelerinin sivillerin arasında saklandığı ve rehineleri bu sivil alanlarda tuttuğu görülmüştür. Bu durum, İsrail’e **hukuki olarak** o alana müdahale etme hakkı tanır. Sivil yapıları askeri amaçlarla kullanmak, bu yapıların korunma statüsünü kaybettirir. **Cenevre Sözleşmesi** ve **Ek Protokoller**, sivil yapıların askeri amaçlarla kullanılması durumunda, o yapının hukuken hedef alınabileceğini belirtir. Ancak, burada da “ölçülülük” ilkesine dikkat edilmelidir. Savaş hukuku, bir bölgedeki sivillerin tümünü öldürmeyi değil, yalnızca askeri amaçla kullanılan kısımları hedef almayı öngörür.
7. **İsrail’in Sivil Yapılara Yönelik Müdahaleleri ve Hukuki Çerçeve**
İsrail’in **13 Temmuz 2024’te El Mawaside bölgesindeki binayı bombalaması** olayında, hedefin yalnızca Hamas’ın askeri komutanlarının bulunduğu kat olduğu bildirilmiştir. Buradaki önemli nokta, **özel hedeflemelerin** yapılması ve sivillerin zarar görmemesine özen gösterilmesidir. Cenevre Sözleşmesi ve Ek Protokoller, bu tür özel operasyonları savunur, fakat yine de sivil kayıpların **ölçülü** olmasını şart koşar.
8. **Hastaneler ve Askeri Amaçla Kullanılan Sivil Yapılar**
Bir **hastanenin** askeri amaçlarla kullanılması durumunda, o hastanenin korunma statüsü ortadan kalkar. Cenevre Sözleşmesi’nin 1949 Madde 19 ve 1977 Ek Protokol Madde 52, 53, bu durumu açıkça belirtir. Eğer hastane veya başka bir sivil yapı, askerî faaliyetler için kullanılıyorsa, o yapı hukuken hedef alınabilir. Ancak, burada da ölçülülük ve sivillere zarar vermeme prensibi ön planda olmalıdır.
9. **Savaş Hukukunda Tepkiler ve Karapropaganda**
Bir savaşın patlak vermesinden sonra yaşanan olayların **ilk saatlerdeki açıklamaları** genellikle duygusal ve yanlış olabilir. Örneğin, **17 Ekim 2023’teki hastane bombalama olayı** ile ilgili olarak, Hamas’ın olayın hemen ardından İsrail’i suçlaması, olayın teknik analizlerinin yapılmadığı bir ortamı yansıtır. Olayın detayları ve teknik inceleme, birkaç saat hatta gün sonra ortaya çıkabilir. Bu tür zamanlamaların, propagandaya dayalı yanlış yönlendirmelere yol açabileceğini de unutmamak gerekir. Olayın gerçek nedeni, ancak **detaylı inceleme** ve teknik analizlerle anlaşılabilir.
Yukarıda belirtilen olaylar, savaş suçları ve soykırım suçlarının incelemesinde önemli bir rol oynar. Hem **Hamas’ın sivilleri askeri amaçlarla kullanması**, hem de **İsrail’in sivillerin korunmasına özen göstermesi** savaşın hukuki boyutları açısından kritik unsurlar taşımaktadır. Uluslararası ceza mahkemeleri ve savaş hukukunun bu olayları detaylı incelemesi, sonuçların adil ve hukuka uygun bir şekilde çıkmasını sağlayacaktır. ### 1. **Olayın Teknik İncelemesi ve Medya Yanıltıcılığı**
17 Ekim 2023’teki hastane saldırısı ile ilgili teknik veriler ve görsel analizler, olayın gerçek yüzünü daha net bir şekilde ortaya koyuyor. Olayda **5-6 arabanın yandığı**, hastane binasında ciddi bir hasar olmadığı, 20 cm’lik bir çukur oluştuğu ve yan binaların çatılarına zarar gelmediği gözlemlerle doğrulanmış durumda. Ayrıca, **500 kişinin** o alanda bulunmasının teknik olarak imkansız olduğu, çünkü bu kadar kişinin bulunabilmesi için en az 1500 kişinin yaralanması gerektiği ortaya çıkıyor.
Bunlar, olayın açıklanan boyutlarının gerçekçi olmadığını gösteriyor. Olayın olduğu sırada, **İslami Cihad’ın yüzlerce füze attığı** bilgisi, olayın daha geniş bir çatışma içinde gerçekleştiğini ve füzenin arızalanıp hastane otoparkına düşmüş olabileceğini destekliyor. **Torsten Heinrich** ve **Nevşin Mengü’nün yayınları**, bu füzenin hastane otoparkına düşmesine dair video kanıtları sunarak, Hamas’ın açıklamalarının yanlış ve yanıltıcı olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
2. **Hamas’ın Yalan Söylemesi ve Olayın Doğası**
Olayın gerçekliği konusunda yapılan teknik analizler, **Hamas’ın iddialarının yanlış** olduğunu ve olayda ölenlerin sayısının abartıldığını gösteriyor. El Cezire’nin olay anında yayınladığı görüntülerde **füzelerin gökyüzünde patladığı ve birinin yere düştüğü** açıkça görünmekte. Bu, **füze düşüşü sonucu hastane otoparkında yangın çıkmasına** neden olmuştur, ancak bu durumun hastaneye ciddi bir zarar vermediği gözlemlenmiştir.
Bu veriler ışığında, **Hamas’ın ölüm sayıları** ve olayın boyutu konusundaki beyanlarının yanıltıcı olduğu sonucu çıkmaktadır. Elde edilen görüntüler ve veriler, olayın Hamas tarafından manipüle edildiğini ve fazla ölüm sayısı açıklamalarıyla psikolojik bir etki yaratılmak istendiğini göstermektedir.
3. **Soykırım Tanımında Niyetin Rolü**
Soykırım tanımı, sadece ölü sayısına dayalı bir kavram değildir. **Soykırımın tanımında en önemli etken niyettir**. Bir devletin veya bir grubun, belirli bir toplumu yok etme niyetiyle hareket etmesi soykırım olarak tanımlanır. Dolayısıyla, savaşta yaşanan ölümler **otomatik olarak soykırım** olarak kabul edilemez. 2024’te açıklanan **40.000 ölüm** sayısı, doğrudan soykırımı göstermez. Çünkü bu sayı, Gazze’nin toplam nüfusunun çok küçük bir oranını temsil ediyor. **Gazze’deki ölüm oranı %2 civarındadır** ve bu, soykırım niyetini göstermez.
Soykırım, bir toplumun tümünün veya önemli bir kısmının yok edilmesine yönelik bir niyet ve eylemdir. Gazze’de yaşanan savaşta, **Hamas’ın sivil alanlarda saklanması** ve sivillerin arasında savaşması, Hamas’ın eylemlerinin doğrudan bir savaş suçu oluşturduğunu ve **sivil kayıplara** yol açtığını gösterir. Ancak, İsrail’in savaşı durdurması ya da sivillere zarar vermemesi yönünde aldığı önlemler, niyetin soykırım olmadığını gösteriyor.
4. **Savaş Hukukuna Uygun Davranışlar ve İsrail’in Niyetinin Değerlendirilmesi**
İsrail, **sivil kayıpları azaltmak için** çaba göstermiştir. Savaş sırasında **SMS’ler** ve **broşürlerle** halka, saldırı öncesinde güvenli bölgelere gitmeleri hatırlatılmıştır. Bu, askeri açıdan İsrail’e dezavantaj sağlasa da, sivillerin zarar görmemesi için atılan bir adımdır. **Rusya’nın** ya da diğer ülkelerin savaşlarda bu tür önlemler almadığı göz önüne alındığında, **İsrail’in sivilleri koruma çabası**, soykırım niyetinden uzak bir eylemi gösteriyor.
Bu noktada **psikolojik olarak da** hamas’ın sivillerin arasında saklanması, İsrail’i zayıflatmaya ve askeri müdahale yapmasını engellemeye yönelik bir stratejidir. Bu da **pozitif pekiştirme** ilkesine dayanır; eğer bir taraf sivillerin arasında saklanarak cezalandırılmazsa, bu durumun daha fazla sivil kayba yol açması olasıdır.
5. **Savaşın Sonlandırılması ve Stratejik Etkileri**
Savaşın sona erdirilmesi, kısa vadede sivil kayıpları durdurabilir, ancak **Hamas’ın hayatta kalması**, gelecekte tekrar saldırılar düzenlemesine neden olabilir. **Tarihi örneklerle de** bu durumu değerlendirmek gerekir. **2. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya’nın teslim olmasının**, barışı sağlamaya yönelik bir çözüm olduğunu biliyoruz. **Dresden bombalamaları** gibi olaylarda bile, savaşın sona ermesiyle iktidardan düşen rejimlerin yerine barış gelmiştir.
Bugün de, **Hamas’ın teslim olmadan** savaşın durması, aslında onun hayatta kalmasını ve yeniden saldırmasını sağlayabilir. Dolayısıyla savaşın sona erdirilmesi, yalnızca kısa vadeli çözüm getirir, uzun vadede yeniden saldırılara yol açar.
Olayda yaşanan ölümler, **Hamas’ın manipülasyonlarıyla abartılmakta**, ve savaş hukuku çerçevesinde olayın detayları da göz önüne alındığında, olayın soykırımla ilişkilendirilmesi yanlıştır. **Niyet, eylem ve şartlar** incelendiğinde, **İsrail’in** soykırım yapmadığı ve **Hamas’ın** savaş suçları işlemiş olduğu görülmektedir. Savaş, zorlu bir mücadele olmakla birlikte, savaş hukuku çerçevesinde şeffaflık ve niyetler en önemli unsurlardır.

EDİTÖR — mediagozde
Yorum bırakın